30 Nisan 2012 Pazartesi

ZEKİ DEMİRKUBUZ/KADER


Zeki Demirkubuz.... ceza vermeli bir daha film çekmeme cezası olabilir belki...... sarstı yine beni.... iyiydim şu sıralar... yerle birim şimdi..... hayat olduğu gibi.... oyuncular gerçek..... Masumiyet filminin öncesini izliyoruz Kaderde........ Masumiyette son'u anlatıyor ama çekim yılı 1997... Kader olayların öncesini anlatıyor çekim yılı 2006...... Önce Masumiyeti izledim ben..... o da çok etkilemişti ama Kader ... ah... kader........Çoookkk rahatsız oluyorum Zeki Demirkubuz'un filmlerinden ama izlemeden de olmuyor... bu kadar hayata yakınlığı hayata eşliği yakalamış yönetmen az bulunur.....


Dvd arkasından:

"Bir çift göz, edalı bir yüz uğruna her şey tükenip yok olurken, aşk avuçlara basılan sigaraların ateşiyle, acı ile, yoksullluk, gözyaşları ve kötülükle büyür.Yuvalar yıkılır, çocuklar öksüz büyür ama masumiyet hiç yitirilmez"




29 Nisan 2012 Pazar

HAŞMET BABAOĞLU/PAZAR NOTLARI


Ben her pazar ilk iş olarak Haşmet Babaoğlu'nun pazar notlarını okurum.... içim selamla dolar ve Haşmet abime en içten selamlarımla der ve paylaşırım yazısını...:)) neden burda hiç paylaşmadım bilmiyorum yeni geldi aklıma:)) Haşmet Babaoğlu taraf olmadan, insanı, salt insanı anlamaya çalışan biri benim nazarımda.... çok değerli o ve yazıları....

Pazar notları: Uçurtma!

İş çıkışı saati... Maslak'taki pek yüksek ve gösterişli plazaların önünden geçiyorum. Etraf şık genç kadınlar ve kravatını gevşetmiş beyaz gömlekli genç adamlarla dolu... Servise veya banliyö trenine binince yorgunluktan hemen uykuya dalıveren emekçilere benzemiyor halleri. Onlar da yorgunlar. Ama çalışmaktan değil de, kavga dövüşten çıkmış gibi yorgunlar! "Kariyer yapmak" denilen şey böyle bir şey artık! Yüzünden gülümsemeyi hiç eksik etmeden çevrendekilere hırs, haset ve endişe yumrukları savurmak... 
***

Dünya, ülke, toplum üzerine ne çok iddiamız, ne çok fikrimiz, ne çok sözümüz var! Ama hiç dönüp sıradan ve gündelik hayatlarımıza bakmıyoruz. Oysa iyi, güzel ve doğru olan ne varsa, ilk orada yenik düşüyor! Mesela yeni yetmelere özgü bir "saflıkla" sormak istiyorum: İşinde bir parça başarı ve mevki elde edebilmek için vicdanını satanların ve pervasızca gaddar olabilenlerin dünyası, ülkesi ve toplumu üzerine atıp tutmalarına kulak vermek gerçekten anlamlı mıdır? 
***
Popüler kültür anne babalık pratiğini bir eğitim-öğrenim konusu haline getirdi. Sanki "iyi bir ebeveyn olmak için öğrenilecek ve çalışılacak çok ders var" havası yaratılıyor. Sonuç?.. Sınavda soru hep çalışılmamış yerden geliyor. 

***
Arzuyu ne öldürür? Daha başındayken sonunu bilmek. Arzuyu ne kışkırtır?Engel ve belirsizlik. 
***

Alaçatı Uçurtma Şenliği... Ne güzel, insanlar aşırı rüzgara ve serin havaya rağmen toplanmışlar, eğleniyorlar! Ama o da ne! Uçurtma demeye bin şahit gerektirecek dev boyutlu acayip oyuncaklarıyla alana gelen şunlar da kimin nesi? Ciplerinden iniyor, purolarını yakıp bir iple yere sabitlenmiş, hiçbir beceri gerektirmeden yükselen oyuncaklarını izliyorlar. Bir yandan da en teknolojik(!) uçurtmaya sahip olmanın kibriyle etraflarındakileri süzüyorlar. Anlamam imkansız! Yahu uçurtma uçurmanın güzelliği uçurtmanın gökyüzündeki başıboş halinin ve rüzgarın sürprizlerinin bizde yarattığı neşeden kaynaklanmıyor muydu? 
***

Bizim şimdi yaşadığımız bulantıyı Ernest Renan 19. Yüzyıl'da yaşamış ve not düşmüştü. İnsan yalvarıyor: Tanrım ruhumu kurtar! Sonra birdenbire kuşkuya düşüyor: Bir ruhum kaldı mı benim?





28 Nisan 2012 Cumartesi

KİM Kİ DUK/ YAY


Kim Ki Duk ile Boş Ev filminde tanışmıştık..... hemen hemen hiç konuşma olmadan sürükleyici ve merak uyandırıcı bir film yapmayı başarmış ve beni çok şaşırtmıştı..... film tavsiye etmemi istediklerinde aklıma önce Boş Ev gelir... ... bu filmde beni mest etti... kesinlikle tavsiye ederim... yine konuşmanın çok az olduğu bir film..... istekler ve gerçeklerin çatışması şeklinde özetlenebilir.... sonu yoruma açık.... kritiğini yapmak isterim izleyenlerle....

HERMANN HESSE/SIDDHARTHA


Hermann Hesse'den 2. kitabı da okumuş bulunuyorum.... beni heyecanlandıran bir yazar Hesse.... bu kadar insana ve hayata vakıf olması,  insana ve ortaya koyabildiklerine olan inancımı arttırıyor.....Arayış içerisinde olan kahramanları var Hesse'nin..... ve buldukları var değer biçmekten utandığım..... hep böyle huzursuz bir yanımız var ya....her kesimden, her çeşit insanın zamansız ve mekansız huzursuzluğu var...ve bitimsiz aramalar var.... aramak eğer araç ise güzeldir eğer aramayı kendimize amaç edinirsek ne olur... aradıklarımız gözümüzün önünde olur ama bizim bakışlarımız hala ötelerde debelenir durur.... Kahramanımız Siddhartha, onu brahman oğlu, samana ve çocuk insan olarak ırmağın kıyısına kadar takip edeceğiz ve IRMAK sayesinde onun huzura erişini göreceğiz ve yolculuğumuz bitecek... öyle özel bir yazar ki Hesse üzülürüm buluşmazsanız... eksik kalır okumalar......

Kitaptan Seçtiklerim:

"Asla bir insan tümüyle kutsal ya da günahkar olamaz."

"Yeniden yaşayabilmem için günah işlemem gerekiyordu"

25 Nisan 2012 Çarşamba

EL YAPIMI KİTAP AYRAÇLARI:))

Resim dersinde hocaları  kitap ayracı çalışması yaptırmış bugün 8. sınıflara......hediye ettiler bana da .... büyük bir memnuniyetle kabul ettim:)) bizim buralarda bahar bitti, yaz geldi...güllerle bezeli her yer.... ayraçlarımız da öyle:)


HÜSNÜ ARKAN&BİRSEN TEZER-HOŞGELDİN

    Sen bana geç geldin ... ben sana erken.......bu ara hep......



23 Nisan 2012 Pazartesi

MARDİN-NUSAYBİN-BEYAZSU

Efendim gezme düşkünü değilim desem de son dönem de epeyce gezdiğim aşikar...:) İnsan Mardin de yaşayınca görülmesi gereken o kadar çok yer çıkıyor ki.....inanılmaz güzel bir şehir merkezi ve ilçeleriyle Mardin..... Pazar günü bu eşsiz mekanda idik , gruba uyum sağlayamadığımdan sebep( okey ve tavla bilmem, öğrenmek için de hevesim yok) su üstündeki tahtlarda kitap okudum  ...... ayaklarım suda... başımı kaldırsam cennet böyledir heralde dediğim beyazsu, kafamı indirsem Hermann Hesse'nin satırları .... ne denir herkes görsün herkes bu huzuru tatsın:)




22 Nisan 2012 Pazar

AFRİKADA İNSAN OLMAK.... FOTOĞRAF SERGİSİ

Zamanın bazen cimriliği tutar yada işlerin savurganlığı.... sen de öylece bakakalırsın.... ne kadar istesem de okuldaki yoğunluk ve de uçak saatlerinin saçma sapanlığından sebep gidemedim :(( ama her şey çok güzel geçmiş bensiz de:)) buna çok sevindim ... gitmemiş olsam da bir kaç fotoğraf paylaşmak istiyorum....


9- M. NECATİ SEPETÇİOĞLU/DARAĞACI


Dünki Türkiye Serisi'nin 9. kitabı Darağacı da bitmiş bulunmakta:)Şimdiye kadar okuduğum kitapların en uzunuydu ve de benim yoğunluklarım derken 15 günümü aldı okumak.. ama tadını çıkara çıkara okuduğum bir gerçek....Yıldırım Beyazıt ile Timur Ankara Savaşında karşı karşıya geliyor. Temelde bu savaş, öncesi ve sonrasıyla ele alınsa da derin konuları muhteva ediyor kitap. Osmanlı'nın muhteşem zamanlarını yaşamasından önceki   dönem, fetret dönemini okuyoruz Darağacında.... Çelebiler arası uzun süren savaşlar  neticesinde Çelebi Mehmet Anadolu da tekrardan birliği sağlıyor.... Ve Şeyh Bedreddin ve onun düşüncelerini kendilerine göre yorumlayan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'in  Osmanlı'ya olan kinleri uğruna neler yaptıklarını okuyoruz.... Sonunda Darağacı kuruluyor.....ve sancılı bir dönem son buluyor..... Bu arada değinmeden geçemeyeceğim bir nokta da bu seride en çok hoşuma giden bize anlatılan mükemmel insanlar, hatasız insanlar (padişahlar)yerine daha insancıl bir yaklaşımın olması gerçekten çok güzel.... Bir padişahın pişmanlıkları, iç muhasebeleri, kardeş katlinin padişahlar üzerindeki etkileri .... bir çok hassas konuya çok edebi bir üslüpla okuyabiliyoruz der bu seri ile buluşmanızı temenni ederim....
Kitaptan Seçtiklerim:

"İnansam da inanmasam da var olan var, yok olan yok;ne var olanı değiştirebilirim ne yok olanı."

Sevmemek cehennem değil de nedir? Dostun canavarlaşmasından daha beter bir cehennem düşünülebilir mi?

14 Nisan 2012 Cumartesi

ROBERT ZEMECKİS / FORREST GUMP


Uzun bir süredir film izlemekte güçlük çekiyorum.... filmleri dizi şeklinde bölümler halinde bitirebiliyorum...... yarım kalmış filmlerim var... onlardan biri de Forrest Gumptı.... yaklaşık 1 ay önce ilk 40 dakikasını izlemiştim... elektiriğin çok kesildiği bir dönem ve biraz da yapacak başka bir şey bulamadığım yorgun bir anımdı:) 40 dakika izledikten sonra muhtemelen elektirk geldi ve bıraktım filmi.... dün ikinci 40 dakikalık bölümü izledim bugün de bitirdim filmi.....bu özel filme böylesine bölüp parçalamaktan sebep üzgünüm ama gerçekten film ne kadar güzel olursa olsun ben tek seferde izleyemiyorum artık filmleri.....
İzlemeden önce hiç bir araştırma yapmadım.......meğer oscar almışmış.....çok tatlı bir his bıraktı bende.......Annem derki bölümleri özellikle hoşuma gitti.... ve tanrıyla barışan ve tanrıyla barıştığını söylemeyen :)) yüzbaşı...... ve Kader...... rüzgarda savrulan yapraklar mıyız yoksa hem rüzgardan hem yapraktan müteşekkil bir varlıkmıyız.......ben çok sevdim filmi......izlemek gerek..... sannki beyaz bir tüy içinizde uçuşuyor hissi veriyor.... tek parça halinde bir kere daha izlemek istiyorum eğer bu bendeki hali yenebilirsem....40 dakikalık dersler mi beni bu hale getirdi acaba diye düşünmüyor değilim:)

11 Nisan 2012 Çarşamba

MERAL OKAY/ AŞK BİR SIZMA HALİDİR....






nasıl bi hal bu... nasıl bi hissiyat... 

"Yaman benim eski arkadaşımdı... O,Ankara Sanat Tiyatrosu'nda oyuncuydu, ben de Ankara'da yaşayan bir öğrenciydim.

O zamanların Ankara'sı, herkesin birbirini tanıdığı ve belirli yerlerde toplandığı bir yerdi. 70'li yıllardı ve kültür tüketicileri birbirlerini bir şekilde sıkça görürlerdi. 

Bizim müşterek arkadaşlarımız vardı, bunların başında Rutkay Aziz gelir. Rutkay'la siyaseten de bir aradaydım, Türkiye İşçi Partili'ydim ben. 

O yılların derli toplu Ankara'sında sık sık görüşme şansımız olurdu. Yaman'la tanışmamız o yıllardır; fakat aşık olmamız daha sonraya rastlar. 

O sinemaya 'Sürü' filmi ile geçince İstanbul'a gelmişti, ben de daha sonra İstanbul'a geldim. O eski bir Ankaralı olarak bana sahip çıkmaya kalktı; Ankaralıların böyle bir derdi de vardır. 

Biz, başımıza aşkın taşının düştüğünü bir mevsim geçtikten sonra fark ettik. Bir gün evi düzenlerken fark ettim. Bir de baktım ki, benden çok Yaman'ın eşyaları var. Küçük küçük poşetlerle sızmıştı. Aşk bir sızma hâlidir. 

Ben Ankara'dan örselenmiş ve kırılmış bir kalple gelmiştim. Yaman çok tutkulu ve sabırlı bir adamdı, bir de baktım kalp ağrımdan eser kalmamış. Yani taş düşmüştü ama adını koymamız için bir mevsim geçmesi gerekti.

Yaman, o kadar temiz bir adamdı ki, ona kızamazdınız. Bir o kadar da yiğitti. Ben Yaman'ı hep bir lunaparka benzetirim. Onunla yaşamak bir lunaparkta yaşamak gibiydi. Bir yandan bütün cümbüşü, pırıltısı, eğlencesi ve sürprizleri, öte yandan yüreğinizin ağzınıza geldiği anlarıyla tam bir lunapark gibiydi. 

Üstelik ben bir Ankaralı olduğum, üstüne üstlük bir subay kızı olduğum için, bir yanımla derli toplu, diğer yanımla despot falan bir kızdım. Yaman bir gün bana, benim taklidimi yaptı; her şeyi net olarak alt alta sıralamamı, emir kipiyle konuşmamı, 'canımın içi' derken bile bazen tonlamamdan dolayı 'Hadi canım!' anlamı çıkabileceğini falan gördüm. 

Bu, bir oyuncuyla birlikte olmanın hem avantajı, hem dezavantajıydı. Bunu Yaman'ın aynasında görünce, 'Aaa çok fena bir şeymişim!' dedim. Ee bu aynayı tutan eğer pırıltılı ve doğru bir adamsa, dönüştürücü de oluyor. 'Benimle o garnizon sesiyle konuşma' derdi.

Yaman, çok renkli ve heyecanlı bir adamdı. Ben derdim ki; 'Tanrım, bu adam ne zaman yorulacak!' diye. Meğer acelesi varmış... Her şeyi o kadar yoğun, hızlı ve çoşkulu yaşıyor ve yaşatıyordu ki büyüleyici bir şeydi bu. 

Her şeyi hızlı yaşardı, hızlı yemek yerdi, hızlı içki içerdi, bir proje söz konusu olduğunda hızına yetişemezdiniz. Bir gece arkadaşlarla yemekteyken sabah kahvaltısını Bodrum Türkbükü'ndeki evimizde yapmaya karar vermesiyle kendimizi yollarda bulmamız bir olurdu. Bazen düşününce dehşete kapılıyorum, demek ki acelesi varmış diyorum. Kısa bir ömre, birkaç kişilik bir hayat sığdırdı. 

Bizim Yaman'la tarihe kayıt olarak düşeceğim hiçbir kavgamız olmadı. O, kalbini insanlara açarken de, onlara güvenirken de çok hızlıydı ve kırılması da doğal olarak aynı hızla olabiliyordu. Aktörlerin kalbi camdandır. Çok çocuk, çok bebektirler. Belki de bunu çok yakından gördüğüm için ben daha dikkatli davranırdım. Belki de tek sürtüşmemiz onu kıranlara karşı olan tutumumdan olmuştur. 

Ben köşeleri çok olan bir insandım; Yaman beni eğitti. O hüzünleri ironik bir neşeye çevirebilme ustasıydı. Bu yönüyle de bakınca gam kasavetten çok çabuk çıkabilirdik.

Aşk kendinden vazgeçme halidir, kendi benliğini ezmeden 'biz' olabilme hâlidir. İnsan egosu denetlenmesi en güç olan şeydir. Bunu ancak aşk becerebilir, sadece aşk ile üstünden atlayabilirsiniz. 

Biz birbirimize karşı çok saygılıydık; mesleklerimiz ve bunun gerektirdiği fedakârlık hallerinde hele daha da çok saygılı ve yol açıcı davrandık hep. 

Ee bazen de sıkılırdık, hele üç beş aydır bir aradaysak birbirimizin gözüne bakardık, önce kim gidecek diye, böyle nefes molaları da verirdik. Döndüğümüzde yepyeni bir enerji ve hasret bekliyor olurdu bizi. Aşk bazen de bir kıyamama hâlidir. 

Şunu çok açıkyüreklilikle söyleyebilirim; o benden daha iyi bir insandı. O kadar bebek, o kadar adam, o kadar temiz... Ben Yaman'la birlikte onun kadar temiz, onun kadar beklentisiz, onun kadar masum yaşamayı öğrenmeye çalıştım. Buradan bir öğretmen öğrenci ilişkisi anlaşılmasın. O, o kadar ahlâklı ve temizdi ki, yaşam biçimi ve duruşu karşısında başka türlü olamazdınız. Onun yanında kirli kalamazdınız.

Hastalığının son bir ayında, ki hastalığın çıkmasıyla kaybetmemiz 1.5 ay sürdü. Tıp hastalığının süratine yetişemedi. Hep şunu düşündüm; hayata, sanatına ve bize dair bir sürü düşüncesi, projesi vardı ve hepsi sanki hızla arka arkaya gerçekleşmeye başlamıştı. Neden şimdi, neden bu adam, diye çok düşündüm. Orada bile hızlıydı.

Komaya girene kadar Yeşim Ustaoğlu ve Tayfun Pirselimoğlu ile birlikte senaryo çalıştılar. Onlar her gün geldiler ve bu oyunun gönüllü yoldaşı oldular. Sonra o film çekildi; Yeşim'in ilk uzun metraj filmidir "İz" filmi ve Yaman'a adadılar. 

Yaman'ın rolünü Aytaç Arman oynamıştı. Bunlardan bahsetmişken o sürecin acısını hafifleten bir yığın katıksız dostluklar yaşadık. Gerçi o sürecin acısı hafiflemiyor. Ben de harlı ateş şeklinde yanma hâli tam 10 yıl sürdü. Asmalı Konak'ın son dört bölümünü yazarken o acıyla yeniden yüzleştim ve ancak o zaman birazcık küllendi diyelim.

Böyle, bir şölen gibi, bir lunapark gibi sevdalık yaşayınca bu görkemi taşımayan her şey bir çadır tiyatrosu gibi geliyor insana. Bu ateşle yanma hâli, o kadar derinden, için için yanıyor ki, dönüp bir başka ölümlüyü yakmaya içi elvermiyor insanın.

Yaman'la her günümüz Sevgililer Günü'ydü... Eşine bu kadar çok çiçek getiren bir adamı daha analar doğurmamıştır. Biz birçok defa sabah uyanıp birlikte gün doğumunu seyreder, ne bileyim çingene vapuruna binip sabah erken Boğaz'ı turlardık. 

Sezen'i anmamak olmaz: Sezen, Yaman'ın çok yakın arkadaşıydı. Ben Yaman'dan dolayı tanıdım. Sezen, insanın hayatına çok hafif dahil olur. Sızar ve siz bunu anlamazsınız. 

O benim kardeşim, arkadaşım her şeyim oldu. Yaman'dan sonra işlerimin önemli bölümünü tasfiye ettim. Sezen, ısrarla profesyonel olarak birlikte çalışmaya zorluyordu beni. Nerdeyse kafamı kıra kıra bana şarkı sözü yazdırdı. 

Birlikte yazdığımız ilk şarkı; 'Masum Değiliz'. 'Kan ter içinde uykularından uyanıyorsan eğer her gece. Yalnızlık, sevgili gibi boylu boyunca uzanıyorsa koynuna' diye...

Yaman'dan iki ay sonra yazdık. Daha sonra bu ısrar otuz küsur şarkı sözü üretti. O dönem Sezen bana sadece 3-5 saat uyumaya yetecek kadar boşluk bırakıyordu. Stüdyolar, kayıtlar, konserler vb. çok yoğun bir rehabilitasyon oldu benim için. Sezen'in o toplumsal düzeydeki rehabiliterliği benim için özel bir muamele seçkinliğinde oldu. O benim kardeşimdir, canımdır. 

Bugün eksik olan ne? Bu topraklarda aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıktaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre aitiz biz. 

Öyle kadınlar ve erkekler tanıyorum, risk almıyorlar. Aşk emniyetli bir şey değildir. Emniyetli olan sevgidir. Aşk ehlileşmez, sakinleşemez. Öyle olursa akraba olursunuz. 

Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak isteyen koyun tarifinde. 

Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk. 

Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir dünyadan geldik buralara. 

Dizilerdeki aşık olma süreci o kadar uzun ki, öncelikle bu rasyonel değil! Aşk çok ani, hızlı ve genellikle beklenip, tasarlanamayan bir şeydir. Kafana bir taş düşer, neye uğradığını şaşırırsın. Ve bunun aşk olduğunun da sonradan adını korsun. İrrasyonellik sadece bu değil, bir de dizi karakterlerinin çok ön hazırlığı var aşık olmak için. Halbuki, hayatta böyle değildir, aşk tasarlanılan ve ön hazırlığı yapılabilen bir şey değildir. 

Eskinin, hani o dalga geçilen mantık evliliklerinde bile, bugünkü hesaplılıktan daha çok aşk vardı diyesi geliyor insanın. Ali Poyrazoğlu dedi, 'Aşk bir kör atlayıştır.'

İnsanların birbirleri için 'sağlama' yapacakları alanlar kalmadı. Modern hayatlar ve modern zamanlarda böyle bir şansı yoktur insanın. Son bir aydır, 'Ben aslında duyguları olan iyi bir insanım' mesajını, ben şu cümleyle alıyorum.

- Babam ve Oğlum'u gördün mü?

- Hee gördüm

- Ağladın mı?

- Sana ne?

Yani ben de duyarlıyım ve iyi bir insanım. Bu arada, ben de filmi seyrettim. Yeri gelmişken ve sabah seansında katılarak ağladım ama bu soruları soran insanlarla o kadar ayrı şeylere ağladık ki. 

Benim o filmde yandığım, bu ülkenin o temiz çocuk yürekli insanlarının, bu ülke tarafından nasıl da kırıldığını, nasıl da örselendiklerini, onurlarıyla ekmekleriyle nasıl da oynandığını gördüğüm için bu uğurda yiten, onulmaz acılar çeken insanlarımızı hatırlayarak ağladım. 

Belki de bugünkü aşksızlık hâli de, o dönemlerin ürünüdür diyeceğim ama aşk bunların hepsinin üzerinden atlayabilecek bir şey olmalı..." 



8 Nisan 2012 Pazar

ERDAL GÜNEY/SAKLIMDASIN


Sizde de oluyor mu bilmiyorum bazen böyle oluyorum....sabah akşam ve dinleyebildiğim her an türküler.......... 

6 Nisan 2012 Cuma

PANAIT ISTRATI/MİHAİL(ARKADAŞ)



Ben düzene boyun eğmeyen ve en doğru bildiklerini belli bir duruşla hayatlarına aksettirebilen insanlara büyük bir saygı duyuyorum..... Aykırı olmak zor, çok zor.... Adrian böyle bir karakter.... Sonra Mihail çıkıyor karşımıza o ondan da beter......ve  bence inanılmaz bir karakter Mihail... böyle zor bulunan bir insan ... ve iki özel insanın buluşması.....eğer iki zengin insan bir arada ise bu ikiden büyük bir zenginliktir ..... Kurgu çok zayıf ama diyaloglar çok özel bence.... insan ve hayatla ilgili tespitler ...offf...ki...off.... Ama herkesin hoşuna gidecek türde olmadığını söylemek isterim... durağan, dingin desem ve desem ki öyle bir oturuşta 50 ,100 sayfa okunmuyor desem ...sayfa ortalarında durup düşündüm, düşünmeyi pekiştirdi desem.... heralde nasıl bir kitap olduğu anlaşılır......hani hep aşk'a odaklandık, dostluklar dönemsel oldu ya.... çok insan tanıdık, sevdik ama şimdi parmaklarmızın sayısını geçmiyor ya sayıları ........ dostluk, arkadaşlık...içini doldurur bu kitap... hem de pek naif şekilde...öyle işte....

Kitaptan Seçtiklerim:

‎"Kimsenin bilmediği ,sessiz acıda büyük bir hazine gizlidir:

dinginlik"


‎"Bir insanın elindekini zorla alabilirsin ama ona zorla bir şey

 veremezsin"


"Ah ah! Kim söyleyecek bize insan yüreğinde sevgiyle nefretin

 neden yan yana bulunduğunu"


‎"Yaşam ancak kendi öz bencilliğine uygun düşen sevgiye izin 

verir" dedi Mihail, soğuk bir sesle "gerisi kandırmacadır".

"Nasıl olur?" diye bağırdı Adrian, " Benim sevgim başkalarına 

dönüktür; sizin ve size benzer kişilerin yanında yaşayabilmek

 için seve seve canımı veririm!ben" "Olabilir ama sizin pek

 öneminiz yok yaşam içerisinde"

5 Nisan 2012 Perşembe

EZGİNİN GÜNLÜĞÜ MARDİN KONSERİ


Yorucu bir günü Ezginin Günlüğü konseri ile tamamlamak güzel oldu....Ödül oldu... moral oldu:))) İlk kez gelmişler Mardin'e.. güzel bir hoş geldiniz demiş olduk biz de......