9 Ocak 2017 Pazartesi

MUSTAFA KUTLU/MAVİ KUŞ




Toplu taşıma araçlarına bindiğimde ekseri şöyle düşünürüm. Bunca insan şu anda nasıl burada olabiliyor. Aslında orada olanların tam o an orada olmayı planlayanlar olmadığını es geçiyorum. Otobüsünü kaçıranların telaşlı ifadesi ile ben asla bekletmemcilerin, kibirli,azar kaymaya hazır ifadeleri:) yan yana gider.
Mavi Kuşta ise durumlar biraz daha farklı. Bir kasabadan bir köyden kalkan otobüse kimlerin bineceği nereye gideceği aşağı yukarı bellidir. Benim yukarıda bahsettiğim nasıl olur da bunca insan aynı anda bir araya gelir mevzusu fazla şehirsel kalır bunun yanında çünkü herkesin hikayesi bellidir, herkes bellidir. Mustafa Kutlu önce kasabayı insanlar üzerinden hızlıca  tasvir eder, kasabayı dolaşıp meydana çıktığımızda tabiri caizse dökük bir otobüsle karşılaşırız. Kutlu her bir sokaktan hikayelerini yanına katmış insanları usul usul yerleştirir Mavi Kuş'a. Tıpki şoför Kenan'ın aldırış etmez, evmez haliyle. Otobüs varınca gideceği yere zaten diyoruz keşke bu otobüs bu yolcularla böyle devam edip gitse. Hastalık, sağlık, kızgınlık, merak, köşeyi dönme, tutsak etme, kaçma hikayeleriyle. Sonunu maalesef sevemedim. Karakterler muhteşem, hikaye çok güçlü, hikaye çok yalın, bir milyon tane hikayeyi bu kadar anlaşılır ve samimi nasıl bir arada bir hikaye altında anlatır yazar diyorsunuz okurken,  anlatıyor Mustafa Kutlu, hep anlatsın.....



30 Aralık 2016 Cuma

STEFAN ZWEİG/ AMOK KOŞUCUSU bir de 2016 BİTMEDEN BAZI DİYECEKLERİM VAR


Burayı özlüyorum bu net. Yılda bir de olsa  yazı yazmak için başına geçmek bilgisayarın devam etmenin onarıcı etkisini hissettiriyor bana müthiş bir şekilde. 31 yaşıma geçmeden anlatmak istediklerim var. 30'la birlikte kendimi tırmalamayı bıraktım bu çok güzel oldu. Çok yara bere yapıyor kendini tırmalamak:)  Hayatımda ilk kez 10 yıllık bir hedef edindim. Söylemem ne olduğunu:) İstanbula yerleşmek, sonrasında İstanbula alışmak bişeylerin oturmasına vesile oldu çok şükür. Herkeste böyle mi oluyor bilmiyorum ama kendimle yaka paça olmayı bırakalı 1 yıl felan oldu. İç sesimle kavgayı bırakıp ona kulak vermek birçok şeyi çözdü ve kaygılarımı azalttı. Neyse artık kendimden değil kitaplardan filmlerden bahsetmek istiyorum tekrardan.... 2010'dan 2016'ya kadar süren 1. evreyi kapatıp yeni bir blog dönemi açıyorum(çok iddialı oldu, yazamazsam şeeaaypmyn:))

Amok Koşucusu ne demek öğrenince son 3 yıldaki halimin özetndkfjsdfjs. Tamam tamam kendimi bırakıp konuya geçiyorum:)
İlk öyküye adını veren Amok kelimesi Endonezya kültüründen gelmektedir ve bir tür sarhoşluk durumunu ifade eder, bu durumda olan kişi engellenemez kör bir öfke ile sadece düşmanına değil, önüne çıkan herekse Malezyalılara özgü yılan şeklinde Kris adı verilen bir hançerle saldırır, 'kan kokusu onu daha da çıldırtır, dudaklarından köpükler taşar, çıldırmış gibi ulur; koşar, koşar, koşar, sağa sola bakmadan, tiz çığlıklar atarak elinde kanlı hançeri, korkunç koşusuna devam eder. Köylerdeki insanlar bir Amok koşucusunu hiçbir gücün tutamayacağını bilirler. O nedenle böyle biri yaklaştığında bağırarak önceden uyarırlar: AMOK! AMOK!
Amok koşucusu öyküsü insanın kapana kısılınca ki halini çok güzel betimliyor. Amok koşucusu kapana kısılmasına rağmen özüne sadık insan portresini de güzel veriyor. En nihayetinde herkes tercihinin bedeliyle sarmaş dolaş.

Sahaf Mendel ise buruk bir ifade bırakıyor suratınızda buruk bir gülümseme demekten utandım o yüzden demiyorum. Bizim gibi kitapseverleri etkileyecek nahiftikte,hoşlukta...
Savaştan kavgadan uzak diye tanımlayacağımız Mendel'i toplama kampına neyin sürüklediğini okuyunca insan insanın aptallığına tahammülle sınanıyor diye düşünmekten alıkoyamıyor kendini.

Kitap güzel...
Kitap nahif...





17 Temmuz 2016 Pazar

NURETTİN TOPÇU/VAR OLMAK


Yazmıyorum çok uzun zamandır, yazmadıkça düzenleyemiyorum, düzenleyemedikçe kalabalık hissediyorum kendimi, zihnimin ağırlaştığını, yavaş çalıştığını fark ediyorum. Herkese şunu anlatıyorun 'Kafam sanki içine gerekli gereksiz her şeyi attığım bir oda, o karışıklığın içinde bir şeyler bulmaya çalışıyorum, gerçekten yapmam gereken şey olan 'Neye ihtiyacım var, ihtiyacım olan şey ben de var mı, ihtiyacım olmayan nelere sahibim ve onlara maruz kalıyor muyum' sorularıyla çarpışmak yerine kaçmayı tercih ediyorum. Şimdiye kadar ettim yani.  Kendimde fark ettiğim bu durumlar bir süre bana 'kilitlenme' hali yaşattı. Bir şeyler yanlış gidiyordu bir şeyler gidiyordu ama bana iyi gelmiyordu, öyle böyle inşa olmuş 'ben' e ne yapmam gerekiyordu. Zor gerçekten insanın kendisiyle göz göze gelmesi. En başta beslendiğim kaynakları sorguladım, okuduğum kitaplar izlediğim filmler bana yeraltını gösteriyormuş hep, sadece yeraltı......ama sadece karanlık yok, sadece kötülük yok, sadece hastalık yok, sadece küfür yok, sadece hakaret yok, sadece haksızlık yok... bu tek boyutlu halden kurtulmak lazım, çok güçlü çünkü.....insanı yerle bir etmiyor yerin altına çekiyor,  Nurettin Topçu bu anlamda okumak istediğim isimlerin başında geldi. Mabed' e girer gibi sınıfına giren bir öğretmenin benim gibi karamsar bir öğretmene söyleyecek çok şeyi olduğunu düşündüm, Var olmak kitabıyla başladım. Kitabı bitirince hissettiğim şey kıymetli olduğum ve bu kıymeti itibarsızlaştırmamam gerektiği. Bireysellik muhabbetini bırakmam gerektiği, affetmem gerektiği, kin beslemeyi bırakıp pozitif yanlarımı beslemem gerektiği.

Son olarak insan tabi ki hiç tam olmuyor insan tamamlanmıyor ama dolduruyor kendini devamlı, düzenliyor, ekliyor çıkartıyor. 

Kitaptan Seçtiklerim:

'Bir çocuğa baban sana düşman de. İsterse o babasını çok sevsin ve bunu her gün bir defa tekrarla, yemin et ve her defasında yeminine bir uydurma delil ekle. Bir gün o çocuğa babasını öldürtebilirsin'

'Neticede kendimizden kaçma bizi kurtaramıyor'

'İnsanı insan yapan kahramanca karşılanmış ızdıraplardır'

'Toprağa konana ölü gibi sabretme sakın toprağa süzülen su gibi sabret'